BAYRAKLARI_BAYRAK_YAPAN_ÜSTÜNDEKİ_KANDIR___VATAN_EGER_UGRUNA_ÖLEN_VARSA_VATANDIR...
 
AnasayfaKapıGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Mekke devri

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
A?DMİN
(AdMİn)
(AdMİn)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 1151
Yaş : 23
Nerden : KoCaElİ
Personalized field :
GÜÇ :
200 / 100200 / 100

TECRÜBE :
200 / 100200 / 100

REP :
200 / 100200 / 100

SEVİYE :
300 / 100300 / 100

YILDIZ :
100 / 100100 / 100

TAKIMIM :
Kayıt tarihi : 09/04/08

Kişi sayfası
BURAYA: SERKAN

MesajKonu: Mekke devri   Cuma Mayıs 02, 2008 7:51 am

Muhammed aleyhisselâm vahyin bir müddet kesilmesinden sonra yine Hira
Dağına çıkmıştı. Dağdan aşağı inerken bir ses duydu. Başını kaldırıp
baktığında Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Mübârek kalbi çarparak ve
ürpererek evine dönüp; �Beni örtünüz.� dedi ve örtündü. Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm Müddessir sûresinin; �Ey örtüye bürünen (Muhammed aleyhisselâm)! Kalk da (kâfirleri Allahü teâlânın azâbı ile) korkut.
Rabbini tekbir et, tâzim et! Giydiklerini temiz tut! Haram edeceğim
şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabin için
sabret! Sûra üfürüldüğü zaman kâfirlere çok sıkıntılı bir gündür.
Onlara kolaylık yoktur...�
meâlindeki ilk âyetlerini getirdi. Bundan sonra vahiy aralıksız devâm etti. Kur�ân-ı kerîm âyetleri, 22 sene 2 ay 22 gün süren bir müddet içerisinde vahyedilip tamamlandı.

Muhammed
aleyhisselâm, �ümmî� idi. Yâni kitap okumamış, yazı yazmamış, kimseden
ders görmemişti. Mekke�de doğup büyüyüp, belli kimseler arasında
yetişip, seyâhat etmemişken, Tevrat�ta ve İncil�de,
Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden,
hâdiselerden haber verdi. İslâmiyeti bildirmek için, hicretin altıncı
senesinde Rum, İran ve Habeş hükümdârlarına ve diğer Arap pâdişahlarına
mektuplar gönderdi. Hizmetine altmıştan ziyâde yabancı elçi gelmiştir.
Bu husûsu Allahü teâlâ Kur�ân-ı kerîm�de meâlen şöyle bildiriyor: �Sen
bu Kur�ân-ı kerîm gelmeden önce, bir kitap okumadın. Yazı yazmadın.
Okur yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi.� (
Ankebut sûresi: 48). Hadîs-i şerîfte de; �Ben ümmî peygamber Muhammed�im... Benden sonra peygamber yoktur.� buyruldu. Yine Kur�ân-ı kerîm�de şöyle buyrulmaktadır:

O (Muhammed aleyhisselâm) kendiliğinden konuşmamaktadır. O�nun sözleri, O�na bir vahy ile bildirilmekte, öğretilmektedir. (Necm sûresi: 3-4)

Peygamber
efendimize vahyin gelmesinden sonra ilk îmân eden hazret-i Hadîce oldu.
Cebrâil aleyhisselâm ilk vahyi getirdiği sıralarda Peygamberimize
abdestin nasıl alınacağını öğretti. Sonra da O�nunla birlikte iki rekat
namaz kıldı. Muhammed aleyhisselâm Cebrâil aleyhisselâmdan öğrendiği
gibi abdest almayı ve kıldıkları iki rekat namazı hazret-i Hadîce�ye de
öğretti. Ona imam olup bu iki rekat namazı kıldırdı. Bu sırada henüz
beş vakit namaz emredilmemişti. Sâdece sabah ve ikindide iki vakit
namaz kılınıyordu. Onları bu şekilde namaz kılarken gören hazret-i Ali
de Müslüman oldu. Peygamber efendimiz insanları İslâma dâvet işine önce
yakınlarından ve samîmî dostlarından başladı. Hazret-i Hadîce�den ve
hazret-i Ali�den sonra âzâtlı kölesi Zeyd bin Hârise, eski dostu ve
yakın arkadaşı hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Osman, Abdurrahmân bin Avf,
Sa�d bin Ebi Vakkâs, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydullah Müslüman
oldular. Hazret-i Hadîce�den sonra Müslüman olan bu sekiz kişiye
�Sâbıkûn-i İslâm�, yâni ilk Müslümanlar denir.

Muhammed
aleyhisselâm, insanları İslâma dâvet et emrinden sonra halkı gizlice
İslâma dâvet etti. İnsanlar birer ikişer Müslüman oluyordu. Bu ilk
yıllarda Müslümanların sayısı ancak otuza ulaşmıştı.

Bir müddet sonra; �Yakın akrabânı Allah�ın azâbı ile korkutarak, onları hak dîne çağır.� âyet-i
kerîmesi gelince, Muhammed aleyhisselâm akrabâsını dîne dâvet etmek
üzere hazret-i Ali vâsıtasıyla onları Ebû Tâlib�in evine çağırdı.
Önlerine, bir kişiye yetecek kadar bir tabak yemek ve bir tas süt
koydu. Önce kendisi besmele ile başlayıp, gelen akrabâsını buyur etti.
Gelenler kırk kişi kadar olmasına rağmen o yemek ve süt Muhammed
aleyhisselâmın mûcizesi olarak hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi.
Gelenler bu mûcize karşısında şaşıp kalmışlardı. Yemekten sonra
Muhammed aleyhisselâm, akrabâlarınıİslâma dâvet etmek için söze
başlamak üzereyken amcası Ebû Leheb düşmanlık ederek; �Biz bugünkü gibi
bir sihir görmedik. Akrabânız sizi bir sihirle büyüledi.� dedi.
Sözlerine hakâretle devâm edince, dâvetliler dağıldılar.

Bu
hâdiseden kısa bir müddet sonra akrabâsını tekrar dâvet etti. Ali
radıyallahü anh yine hepsini çağırdı. Önceki gibi yine önlerine yemek
kondu. Muhammed aleyhisselâm yemekten sonra ayağa kalkıp; �Hamd,
yalnız Allah�a mahsustur. Yardımı ancak O�ndan isterim. O�na inanır,
O�na dayanarım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah�tan başka tanrı
yoktur. O birdir, O�nun eşi ve ortağı yoktur.�
dedikten sonra sözlerine şöyle devâm etti: �Size
aslâ yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum... Sizi bir olan ve
O�ndan başka ilâh olmayan Allah�a îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben O�nun
size ve bütün insanlığa gönderdiği peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya
daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de
diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz.
İyiliklerinizin karşılığında mükâfât, kötülüklerinizin karşılığında da
cezâ göreceksiniz. Bunlar da ya Cennet�te ebedî kalmak veya Cehennem�de
ebedî kalmaktır. İnsanlardan, âhiret azâbı ile ilk korkuttuğum kimseler
sizlersiniz.�

Ebû Tâlib bu sözleri dinledikten sonra; �Sen
emrolunduğun şeye devâm et! Seni korumaktan geri durmayacağım. Fakat
eski dînimden ayrılmak husûsunda nefsimi bana boyun eğer bulmadım.�
dedi. Ebû Leheb hâriç, orada bulunan diğer amcaları ve akrabâsının
hepsi yumuşak konuştular. Fakat Ebû Leheb; �Ey Abdülmuttaliboğulları,
başkaları O�nun elini tutup mâni olmadan önce siz O�na mâni olun!� gibi
daha birçok çirkin sözler söyledi. Onun bu sözleri üzerine Muhammed
aleyhisselâmın halası, Ebû Leheb�e; �Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve
O�nun dînini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan
bilginler, Abdülmuttalib�in soyundan bir peygamberin geleceğini
bildiriyorlar. İşte O peygamber, budur!� dedi. Ebû Leheb, bu sözler
karşısında çirkin konuşmalarına devâm edince, Ebû Tâlib, kızarak; �Ey
korkak!Vallahi biz sağ oldukça, O�na yardımcı ve koruyucuyuz!� dedi.
Muhammed aleyhisselâma da; �Ey kardeşimin oğlu! İnsanları Rabbine îmâna
dâvet etmek istediğin zamânı bilelim, silâhlanıp seninle birlikte
ortaya çıkarız!� dedi. Sonra Muhammed aleyhisselâm tekrar söze
başlayıp; �Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim, dünyâ ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden (yâni bu dinden) daha
üstününü ve daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben
sizi dile kolay gelen, mîzanda ağır basan iki kelimeyi söylemeye dâvet
ediyorum ki o da: Allah�tan başka ilâh olmadığına ve benim O�nun kulu
ve resûlü olduğuma şehâdet etmenizdir. Allahü teâlâ sizi buna dâvet
etmemi emretti.�
buyurup; �O halde hanginiz benim bu dâvetimi kabul eder ve bu yolda yardımcım olur?� dedi.

Kimseden
ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler. Muhammed aleyhisselâm bu
sözlerini üç defâ tekrarladı. Her söyleyişinde hazret-i Ali ayağa
kalkıp; �Yâ Resûlallah, her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de
sana ben yardımcı olurum!� dedi. Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm
hazret-i Ali�nin elinden tuttu. Diğerleriyse hayret içinde ve alaylı
alaylı gülerek dağıldılar.

Peygamberliğin dördüncü yılında: �Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma.� (Hicr
sûresi: 4) meâlindeki ilâhî emir gelince, Mekkelileri açıktan açığa
İslâma dâvet etmeye başladı. Vahyolunan âyetleri açıkça okuyor ve
herkese, hak din olan İslâmı kabul etmelerini söylüyordu. İlk sıralarda
îmân edenler az oldu. Îmân etmeyenler de önce O�ndan alâkalarını
kesmediler. Allahü teâlâya ibâdet edilmesini emreden âyetler gelince,
bunları işiten Kureyş kavmi Muhammed aleyhisselâmın doğru sözlü ve
yüksek ahlâk sâhibi olduğunu bildikleri halde O�ndan yüz çevirdiler ve
düşman kesildiler.

Muhammed aleyhisselâm insanların bu inkarcı
tutumu karşısında onları dâimâ îmâna dâvet ediyordu ve Mekkelilerden
bir kısmı îmânla şerefleniyordu. Yine bir gün Safâ Tepesi üzerine
çıktı. Yüksek ve gür bir sedâ ile; �Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var.� diye
seslendi. Bunun üzerine kabîleler merakla koşup orada toplandılar.
Hayretle bakmaya, merakla beklemeye başladılar. �Ey Muhammed-ül emîn!
Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?� diye sordular.
Muhammed aleyhisselâm; �Ey Kureyş kabîleleri!� hitâbıyla konuşmaya başlayınca herkes büyük bir dikkatle dinlemeye başladı. Onlara; �Benimle
sizin hâliniz, düşmanı görünce, âilesine haber vermek üzere koşan ve
düşmanın kendisinden önce âilesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak;
�Yâ sabâhâh
(ey topluluklar).� diye haykıran bir
kimsenin hâline benzer. Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında
bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır
mısınız?�
dedi. �Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar
doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç
görmedik!� dediler.

Muhammed aleyhisselâm bu umûmî hitaptan sonra, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini; �Ey Haşimoğulları! Ey Abdümenâfoğulları! Ey Abdülmuttaliboğulları!...� şeklinde sayarak; �Ben
size önümüzdeki şiddetli azâbın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana; �En
yakın akrabâlarını âhiret azâbı ile korkut!� emrini verdi. Sizi Lâ
ilâhe illallah vahdehû lâ şerike leh (
Allah birdir, O�ndan başka hiçbir ilâh yoktur) diyerek
îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben de O�nun kulu ve resûlüyüm. Eğer buna
îmân ederseniz Cennet�e gideceksiniz. Siz Lâ ilâhe illallah demedikçe
ben size ne dünyâda bir fâide, ne de âhirette bir nasip
sağlayabilirim!�
dedi. Dinleyen kabîleler arasından Ebû Leheb;
�Bizi buraya bunun için mi topladın?� diyerek, yerden aldığı taşı
Muhammed aleyhisselâma attı. Diğerlerinden o anda böyle bir muhâlefet
gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Ebû Leheb�in gösterdiği inkâr
ve düşmanlık üzerine daha sonra; �Ebû Leheb�in elleri kurusun, zâten kurudu...� diye başlayan Tebbet sûresi nâzil oldu.

_________________
______________________________________________________________



LÜTFEN KURALLARA BAKIN: : http://supermekan.0forum.biz/forum-kurallari-f1/forum-kurallary-t79.htm
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://supermekan.0forum.biz
A?DMİN
(AdMİn)
(AdMİn)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 1151
Yaş : 23
Nerden : KoCaElİ
Personalized field :
GÜÇ :
200 / 100200 / 100

TECRÜBE :
200 / 100200 / 100

REP :
200 / 100200 / 100

SEVİYE :
300 / 100300 / 100

YILDIZ :
100 / 100100 / 100

TAKIMIM :
Kayıt tarihi : 09/04/08

Kişi sayfası
BURAYA: SERKAN

MesajKonu: Geri: Mekke devri   Cuma Mayıs 02, 2008 7:51 am

Muhammed aleyhisselâm bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak
gönderilip, insanları açıkça İslâma dâvet etmesi emredildiği zaman,
bütün insanlık âlemi dînî, rûhî, içtimâî ve siyâsî bakımlardan yaygın
bir karanlık, tam bir câhiliyyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık
içerisinde bulunmakta idi. O zaman dünyâ üzerinde göze çarpan belli
başlı devletlerden Bizans, İran, Mısır, Hindistan, İskenderiye,
Mezopotamya, Çin ve benzerlerinde yaşayan insanlar inançsızlığın veya
bâtıl inançların içinde çırpınan ve ne yaptığını bilmeyen azgınlar
hâline gelmişti. Âlem öylesine kararmış ve zulmet öyle kesifleşmişti ki
insanlar; her şeyin yaratıcısı olan Allah�a îmân ve ibâdet etmek
yerine, kâinatta cereyan eden hâdiselere veAllahü teâlânın yarattığı
eşyâya tapıyorlardı. Zavallı insanlık yıldızlara, ateşe, elleriyle
yonttukları taştan ve tahtadan putlara �ilâh� diye secde ediyordu...
Sınıflara ayrılan insanlardan kuvvetliler zayıfları korkunç bir
tahakkümle eziyordu.

Dünyâ üzerinde siyasî, coğrafî ve ticârî
bakımdan mühim bir yer tutan Arabistan�da da durum diğer yerlerden
farksızdı. O zaman Arabistan�da insanlar inanç bakımından bâzı
değişiklikler gösteriyordu. Bir kısmı tamâmen inançsız ve dünyâ
hayâtından başka bir şey kabul etmiyordu. Bir kısmı ise Allah�a ve
âhiret gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul
etmiyordu. Bir kısmı da Allah�a inanıyor âhirete inanmıyordu. Diğer
büyük bir kısmı da Allah�a şirk koşarak putlara tapıyordu. Müşriklerin
herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Kâbe�ye de 360 put konulmuştu.
Bütün bunlardan başka İbrâhim�in (aleyhisselâm) bildirdiği din üzere
olan ve �Hanîfler� denilen ve putlardan uzak duran kimseler de vardı.

Cahiliyye
devri denilen bu zamanda Arabistan�da insanlar genellikle göçebe hayâtı
yaşıyorlardı ve kabîlelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme hâlinde
bulunan bu kabîleler, baskın ve yağmacılığı âdetâ kendileri için bir
geçim vâsıtası kabul etmişlerdi. Aralarında zulmün ve yağmacılığın
yaygınlaştığı kabîlelerden meydana gelen Arabistan�da siyâsî bir nizam,
içtimâî bir düzen de yoktu. Yine bu sırada, dünyânın diğer yerlerinde
olduğu gibi, Arabistan�da da ahlâksızlık son haddine ulaşmıştı. İçki,
kumar, zinâ, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık nâmına ne varsa
alabildiğine yaygınlaşmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı
en amansız ve tüyler ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyor, kadın
basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının
doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telakkî o
dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları
çukurlara diri diri yatırıp; �Babacığım! Babacığım!� diyerek
boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryâd etmelerine hiç kulak
asmadan üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk etmekte en ufak bir
vicdan azâbı duymuyorlardı. Netîce îtibâriyle o zamânın insanları
arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok
olmuş gibiydi.

Korkunç bir câhiliyye devri yaşayan Araplar
arasında dikkate değer bir husus vardı. O da; edebiyâtın, belâgatın ve
fesâhatın yaygınlaşarak zirveye ulaşmış olmasıydı. Şâire ve şiire çok
önem verirler, bunu büyük bir iftihâr vesilesi sayarlardı. Güçlü bir
şâir kendisi ve kabîlesi için îtibâr sağlardı. Belirli zamanlarda
panayırlar kurulur. Şiir ve hitâbet yarışmaları açılırdı. Birinci
gelenlerin şiirleri veya hitâbeleri Kâbe duvarına asılırdı. Câhiliyye
devrindeki Kâbe duvarına asılan en meşhur şiirlere «Muallakat-ı Seb�a»
(yedi askı) denilmiştir. Kur�ân-ı kerîm âyetleri inmeye başlayınca O�ndaki eşsiz belâgatı gören nice kimseler de bu sebeple Müslüman oldu.

Muhammed
aleyhisselâmın insanlara ebedî saâdeti, sonsuz kurtuluşu bildirmek,
onları dalâletten hidâyete kavuşturmak üzere peygamber olarak
gönderildiği sırada câhiliyye devri yaşayan Mekkeliler, îmân etmeye
dâvet edilince, önceleri ilgisiz davrandı. Sonra açıkça düşmanlık
göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları önce alay tarzında
olup, sonra hakâret şekline, daha sonra işkence safhasına girdi.
Bunlardan sonra ticârî ve diğer bütün münâsebetleri kesme ve şiddet
gösterme devresi başladı.

Müşriklerden bilhassa azılı beş kişi,
SevgiliPeygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı çok üzüp alay ediyorlardı.
Bunlar arasında, Âs bin Vâil, Esved bin Muttalib, Esved bin Abdi
Yagves, Velîd bin Mugîre ve Hâris bin Kays vardı. Bir defâsında
Peygamber efendimiz Kâbe�nin yanında otururken, Cebrâil aleyhisselâm da
gelmişti. Müşriklerden bu beş kişi önlerinden geçerken Cebrâil
aleyhisselâm, Âs bin Vâil�in ayağının tabanına, Esved bin Muttalib�in
gözüne, Esved bin Abdi Yagves�in başına, Velîd bin Mugîre�nin inciğine,
Hâris�in karnına birer işâret koydu ve; �Yâ Muhammed! Allahü teâlâ
bunların şerrinden seni halâs eyledi. Yakında bunların her biri bir
belâya uğrayıp helâk olacaklardır.� dedi. Bu beş müşrikten Âs bin Vâil
bir gün merkebe binmişti. Mekke�nin dışında bir yerde merkebinden
inince ayağına diken battı. Dikenin battığı yer şişti ne kadar ilâç
yapıldı ise çâre bulamadılar. Nihâyet ayağı deve boynu gibi şişip;
�Muhammed�in Allah�ı beni öldürdü.� diye feryâd ede ede öldü. Esved bin
Muttalib, Mekke�nin dışında bir ağaç altında otururken birden bire
gözleri kör oldu. Cebrâil aleyhisselâm da başını tutup altına oturduğu
ağaca çarparak helâk etti. Esved bin AbdiYagves de Mekke�den çıkıp
Bad-ı Semûm denilen yere gitmişti. Buradayken yüzü ve gövdesi simsiyah
oldu. Evine gelip kapısını çalınca âilesi onu tanıyamadı ve içeri
almadı. Kahrından başını evinin kapısına vura vura öldü. Hâris bin Kays
da tuzlu balık yemişti. Öyle bir harârete tutuldu ki ne kadar su
içtiyse kanmadı. Su içe içe çatladı. Velîd bin Mugîre�nin ise baldırına
bir okçu dükkânı önünde demir parçası battı. Yarasından çok kan aktı
ve; �Muhammed�in Allah�ı beni öldürdü.� diye feryâd ederek öldü.

Müşriklerin
zulüm ve baskıyı arttırması üzerine Muhammed aleyhisselâm, Eshâb-ı
kirâmdan Erkam bin Ebil Erkam�ın evini emniyetli bir yer olarak seçti.
Dar bir sokak içinde, Safâ Tepesinin doğusunda bulunan bu ev giriş
çıkış için ve gelip gidenleri kontrol etmeye elverişli bir yerdi.
Peygamber efendimiz İslâmiyeti burada anlatıyor ve Müslümanlar oraya
toplanıyordu. Birçok Mekkeli bu evde Müslüman oldu. Bir merkez olarak
seçilen bu eve �Darü�l-İslâm� adı verildi.

İnsanları ebedî
saâdete kavuşturmak için ve rahmet olarak gönderilen Muhammed
aleyhisselâm, Mekke�de câhiliyye devri yaşamakta olan insanları açıkça
İslâma çağırdı. Hakîkî kurtuluşun Allahü teâlâya îmân etmekte, nefse
uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakta
olduğunu bildirince, nefslerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar,
zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar bütün bu bozuk işlerine
son verileceğini görerek Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerini inkâr
ettiler ve O�na düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi âciz ve
fânî insanların ayıplamalarından sakınarak îmân etmediler. Nefislerine,
şeytana ve şehvetlerine uyarak saâdetten mahrum kaldılar.

Muhammed
aleyhisselâmın bildirdiklerine îmân etmeyen ve O�na düşmanlık gösteren
müşrikler, önce alay etmeye başladılar. Bir araya toplanıp O�na; kâhin,
mecnûn, şâir, deli, sihirbâz diyelim şeklinde karar almak
istediklerinde, bunların hiçbirinin Muhammed, aleyhisselâmda
bulunmadığını yine kendileri îtirâf ediyorlardı. O�na bir şeyler
söylemek için toplandıklarında müşriklerden Velid bin Mugîre şöyle
diyordu: �Hayır o kâhin değildir. Biz, kâhinleri gördük. O�nun okuduğu
ne kâhin fısıltısı, ne de uydurma şeylerdir. Kâhinler hem doğru hem
yalan söyler. Biz Muhammed�de hiçbir yalan görmedik. O mecnun, deli de
değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, O�nda böyle bir hal yoktur. O
şâir de değildir. Biz şiirin her çeşidini iyi biliriz. O�nun okudukları
bunlardan hiçbirine benzemez. O, sihirbâz da değil! Biz sihirbâzları
gördük. O�nun okudukları sihirbâzların okuyup üfürmelerine ve
düğümleyip bağlamalarına hiç benzemiyor.�

Çeşitli hilelerle ve
zulümle insanların îmân etmesine mâni olmaya kalkışan müşriklerin ileri
gelenleri, insanları Muhammed aleyhisselâmın okuduğu âyetleri
dinlemekten men ederlerdi. Kendileriyse geceleri gizlice Muhammed
aleyhisselâmın bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp
dinlerlerdi. Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden
habersiz gece Kur�ân-ı kerîm�idinlemeye geldiklerini
gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar bir daha
böyle yapmayalım derlerdi. Ancak ertesi gece yine birbirinden habersiz
gidip bir köşeye saklanarak tekrar dinlerlerdi. Sabah olunca da
birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak üzere yemin
ederek ayrılırlar, fakat bundan vazgeçemezlerdi. Ancak nefislerine
uyup, üstünlük taslayarak ve diğer müşriklerin kendilerini
ayıplamalarından çekinerek ve daha birçok boş düşüncelere kapılarak
îmân etmediler. Üstelik başkalarına da mâni oldular. Sokaklarda,
�Muhammed sihirbâz.� diye bağırdılar.

İslâm nûrunun günden güne
yayılması üzerine iyice azgınlaşan müşrikler, artık alay etmekten de
öteye, Müslümanlara işkence yapmaya başladılar. Muhammed aleyhisselâmın
kapısının önüne pislik dökmeye, kapısına kan sürmeye, geçeceği yollara
diken dökmeye başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Mekke�ye dışardan
gelenlere İslâmı anlatarak dâvet ederken, peşinde dolaşıp; �Yalan
söylüyor, inanmayın.� diyerek taşkınlık gösterirlerdi. İlk Müslüman
olanlardan, önce zayıf ve kimsesizlere sonra da hepsine ağır işkenceler
yapmaya başladılar. Bütün bunlarla insanların îmân etmelerine engel
olamadıklarını aksine, İslâmın günden güne yayıldığını gören müşrikler
her yola başvurdular.

Menfaatleri sebebiyle putlara tapan ve
İslâmiyetin, zulümlerine, haksızlık ve ahlâksızlıklarına kesinlikle son
vereceğini gören müşrikler, buna mâni olmak için ilk safhada
başvurdukları şeylerin sonuç vermediğini gördüler. Hattâ ileri
gelenleri toplanıp Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib�e giderek;
�Ey Ebû Tâlib! Biz senden kardeşinin oğlunu susturmanı, O�na engel
olmanı istiyoruz. Ya O�nu bildirdiği şeylerden vazgeçirirsin veya iki
taraftan birisi yok oluncaya kadar O�nunla da seninle de çarpışırız...
Bundan vazgeçsin ne isterse vereceğiz...� dediler. Ebû Tâlib,
müşriklerin söylediklerini Muhammed aleyhisselâma nakletti. Bunun
üzerine Muhammed aleyhisselâm; �Ey amca! Şunu bil ki, güneşi sağ, ay�ı da sol elime verseler (her ne vâd ederlerse etsinler) ben
aslâ bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten, bildirmekten
vazgeçmem. Ya Allahü teâlâ bu dîni bütün cihâna yayar, vazifem biter
veya bu yolda cânımı fedâ ederim.�
dedi. Bu sözleri dinleyen Ebû
Tâlib Sevgili Peygamberimizin boynuna sarılarak; �İşine devam et,
istediğini yap! Vallahi, seni aslâ herhangi bir şeyden dolayı kimseye
teslim etmeyeceğim...� dedi. Ebû Tâlib�in yeğenini her şeye rağmen
koruyacağını ve aslâ yalnız bırakmayacağını anlayan müşrikler, bundan
da bir netice alamadıklarını görerek bizzat Muhammed aleyhisselâmı
çağırıp şöyle dediler: �Eğer mal toplamak istiyorsan sana istediğin
kadar verelim. Hükümdâr olmak istiyorsan seni kendimize hükümdâr
yapalım. Daha her ne istiyorsan yapalım, verelim. Yeter ki bu dâvâdan
vazgeç.� Peygamber efendimiz müşriklere şöyle cevap verdi: �Sizin
söylediğiniz şeylerin hiçbirisi bende yoktur. Ben, size mallarınızı
istemek, içinizde şeref ve şan kazanmak, üzerinize hükümdâr olmak için
gelmedim. Fakat Allah, beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir
kitap da indirdi. Îmân ederseniz Cennet�le müjdeleyici, isyânınızdan
dolayı da azâbla korkutucu olmamı Allah bana emretti. Ben de Rabbimin
bana vahyettiklerini size tebliğ ettim. Size öğüt de verdim. Size
getirip tebliğ ettiğim şeyi alır, kabul ederseniz o, dünyâda ve
âhirette nasîbiniz ve saâdetiniz olur. Onu reddederseniz Yüce Allah
aramızda hükmü verinceye kadar tebliğ etmek, sabretmek ve buna
katlanmak benim vazîfemdir.�

_________________
______________________________________________________________



LÜTFEN KURALLARA BAKIN: : http://supermekan.0forum.biz/forum-kurallari-f1/forum-kurallary-t79.htm
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://supermekan.0forum.biz
A?DMİN
(AdMİn)
(AdMİn)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 1151
Yaş : 23
Nerden : KoCaElİ
Personalized field :
GÜÇ :
200 / 100200 / 100

TECRÜBE :
200 / 100200 / 100

REP :
200 / 100200 / 100

SEVİYE :
300 / 100300 / 100

YILDIZ :
100 / 100100 / 100

TAKIMIM :
Kayıt tarihi : 09/04/08

Kişi sayfası
BURAYA: SERKAN

MesajKonu: Geri: Mekke devri   Cuma Mayıs 02, 2008 7:52 am

İnkârlarında ısrâr
eden müşrikler bu teşebbüslerinden de netice alamayınca işi zulüm ve
işkence safhasına döktüler. Muhammed aleyhisselâma kastetmeye karar
verdiler. Başları Ebû Cehil şöyle dedi: �Yarın kaldırabileceğim kadar
kocaman bir taşı alıp, O secdeye kapandığı zaman başının üzerine
bırakacağım.� Diğer müşrikler de; �Sen istediğini yap seni
destekleyeceğiz� dediler. Ertesi günü beklediler ve Muhammed
aleyhisselâm Kâbe�ye gelerek namaza durdu. Secdeye vardığı sırada Ebû
Cehil kocaman bir taşı alıp yanına yaklaştı. Fakat yaklaşır yaklaşmaz,
büyük bir korkuyla, perişân bir halde, geri kaçtı. Ellerinin canı
kesildi ve taş yere düştü. Bu hâli gören ve merakla seyreden müşrikler;
�Ne oldu sana?� dediklerinde Ebû Cehil; �Bir benzerini görmediğim
zaptedilmez bir arslan beni parçalamak üzere üstüme yürüdü.� dedi. Ebû
Cehil birkaç kere böyle yapmak istemişse de aynı durumla karşılaşmıştı.

Bu
ve buna benzer mûcizeleri görenlerden bir kısmı îmân ediyor, bir kısmı
da düşmanlıkta ısrar ediyordu. Bundan başka müşriklerin Muhammed
aleyhisselâma saldırdıkları, bâzan da mübârek yüzünü, başını
yaraladıkları oluyordu. Diğer taraftan Müslüman olanlara yaptıkları
işkenceler görülmemiş bir vahşet hâlini almıştı. Yapılan işkencelere
dayanamayarak vefât eden Yâsir radıyallahü anh ve Ebû Cehil tarafından
karnına mızrak saplanarak şehit edilen Yâsir�in (radıyallahü anh)
hanımı Sümeyye Hâtun İslâmda ilk şehitler oldular.

Peygamber efendimiz ilk Müslümanların ağır işkencelere uğramaları ve zulüm altında zor duruma düşmeleri üzerine �Siz Habeş ülkesine gidiniz, Allah sizi orada ferahlığa kavuşturur ve sizi yine toplar.� buyurdu.
Bi�setin (Peygamberliğin) beşinci yılında (M. 615) Eshâb-ı kirâmdan
10�u erkek, 5�i kadın olmak üzere 15 kişilik bir kâfile Mekke�den
Habeşistan�a hicret ettiler. Bi�setin altıncı yılında Hamza�nın, sonra
da hazret-i Ömer�in îmân etmesi üzerine Müslümanların durumu bir miktar
kuvvetlendi.

Habeşistan�a hicret eden ilk kâfilenin, hükümdâr
Necâşî tarafından iyi karşılanması üzerine, Peygamberimiz, müşriklerin
baskı ve işkencelerine mâruz kalan Müslümanlardan ikinci bir kâfileyi
de bi�setin yedinci yılında (M.617) Habeşistan�a gönderdi. 80�i erkek,
10�u kadından meydana gelen bu kâfile de Habeşistan�a hicret etti. Bu
arada İslâmiyetin yayılmasına mâni olmak için her yola başvuran
müşrikler, Peygamber efendimize çeşitli şeyler soruyorlar, nâzil olan
âyetler okundukça aldıkları cevaplar ve gördükleri mûcizeler karşısında
şaşırıyorlardı.

Her şeye rağmen Müslümanların sayısı artıyordu.
Bunu engellemek için çeşitli yollar deneyen müşrikler, Müslümanları
muhâsara altına almaya, başta ticârî olmak üzere onlarla olan bütün
münâsebetlerini kesmek üzere karar aldılar. Müslümanlara hiçbir şey
satmamaya ve onlardan hiçbir şey satın almamaya yemin ettiler. Bu
anlaşmalarını bir kâğıda da yazarak Kâbe içine astılar. Müslümanlar ise
Şi�b-i Ebî Tâlib (Ebû Tâlib mahallesi) denilen yerde toplanmışlardı.
Müşrikler bu mahalleye yiyecek, içecek dâhil hiçbir şey sokmuyorlardı.
Oradan, birşey satın almak üzere çıkmak isteyene ve oraya yiyecek
içecek satmak için gitmek isteyen hiçbir satıcıya fırsat vermiyorlardı.
Bu mahallede muhâsara altına alınan Müslümanlar ise dışardan fazla bir
şey satın alamadıkları için şiddetli kıtlıkla karşı karşıya
kalmışlardı. Sâdece hac mevsiminde dışarı çıkabiliyorlardı. Ancak
Mekke�ye gelen tüccarlardan bir şey satın almak istediklerinde
müşrikler, tüccarlardan, fiyatlarını çok yüksek tutmalarını
istiyorlardı. Bu sebeple Müslümanlar fazla bir şey satın alamıyorlardı.
Bâzıları yiyecek bulamadıkları için ağaç yaprakları ile açlıklarını
gidermeye çalışıyor, küçük çocuklar açlıktan feryad ediyordu.
Müslümanlar içinde zengin olanlar sıkıntıya düşenlerin ihtiyâcını
karşılamak için bütün mallarını harcamışlardı. Ancak bu da kâfi
gelmemişti.

Üç sene boyunca devâm ettirdikleri bu zulümle
Müslümanlara iyi bir ders verdiklerini zannedip İslâmiyetin
yayılmasının duracağını ümid eden müşrikler, İslâmın hızla yayıldığını
görerek iyice çıldırdılar. Allahü teâlâ, müşriklerin anlaşmalarını
yazarak Kâbe içine astıkları sahîfeye bir güve kurdu musallat etti.
Güve, o sahîfede bulunan; �Bismike Allahümme� ibâresi hâriç diğer
kısmını tamâmen yiyip bitirdi. Bu husus Peygamberimize (sallallahü
aleyhi ve sellem) vahiyle bildirildi. Muhammed aleyhisselâm bu durumu
amcası Ebû Tâlib�e bildirince, Ebû Tâlib müşriklere gidip; �Kardeşimin
oğlunun bana haber verdiğine göre, Allah sizin Kâbe�de astığınız
sahîfeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı hâriç o sahîfede
zulüm, akrabâlarla münâsebeti kesme ve iftirâ olarak yazılı diğer kısmı
yiyip bitirmiştir. Kâbe�ye gidip bakınız. Bu zulüm ve kötü
davranışınızdan vazgeçiniz.� dedi. Kâbe�ye gidip astıkları sahifeyi
gerçekten bir güve kurdunun yiyip bitirdiğini gördüler. Bu hâdise
karşısında şaşıran müşrikler bâzı ileri gelen kimselerin de böyle bir
uygulamadan vaz geçtiklerini bildirmeleri üzerine bi�setin onuncu
yılında bundan tamâmen vazgeçmek zorunda kaldılar. Fakat
düşmanlıklarını günden güne şiddetlendirip, İslâmiyetin yayılmasına
mâni olmak için her türlü yola başvurdular. Halbuki İslâmiyet süratle
yayılıyor, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm câhiliyye
devrinin zulmetinde bunalan insanları hakîkî saâdete kavuşturuyordu. Bu
saâdetle şereflenen insanlar da kavuştukları büyük nimete
şükrediyorlar, müşriklerin hakâret ve işkenceleri karşısında aslâ
yılmıyorlardı. Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerini ve Müslümanların
dinlerindeki sebâtını gören nice gönüller İslâm nûru ile aydınlanıyordu.

Müşriklerin
Müslümanlara uyguladıkları üç senelik abluka sona erince Habeşistan�dan
yirmi kişi kadar Hıristiyan Ruhban Mekke�ye geldi. Bunlar daha önce
Habeşistan�a hicret eden Müslümanlardan İslâmiyetle ilgili duydukları
şeyleri bizzât mahallinde görmek ve araştırmak üzere Mekke�ye
gelmişlerdi. Kâbe yanında Peygamber efendimizle görüşen bu Hıristiyan
kâfilesi, Kur�ân âyetlerini dinleyip çok ağladılar. Öyle ki,
sakalları gözyaşları ile ıslandı. Sordukları her soruya verilen
cevaplar karşısında son derece memnûn kalıp, Sevgili Peygamberimizin
kendilerini İslâma dâvet etmesi üzerine büyük bir şevkle sevinç
gözyaşları dökerek Müslüman oldular. Bu hâllerini görerek kendilerine
çeşitli hakârette bulunan Ebû Cehil�e ve diğer müşriklere aslâ aldırış
etmediler; �Bize yaptığınız câhilliği biz size yapamayız ve bize nasîb
olan hak dinden aslâ dönmeyiz.� dediler.

Muhammed aleyhisselâmın
peygamberliğinin onuncu yılında büyük oğlu Kâsım ve bir müddet sonra da
diğer oğlu Abdullah, küçük yaşta, vefât ettiler. Yine bi�setin onuncu
yılında Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib ve ondan birkaç gün
sonra da hanımı hazret-i Hadîce vefât etti. Ard arda ortaya çıkan bu
ölüm hâdiselerinden dolayı bu seneye Senet-ül hüzün (hüzün yılı) denildi.
Bu vefât hâdiselerine çok sevinen müşrikler, sevgili Peygamberimiz ve
Müslümanlara karşı öncekinden daha şiddetli davranmaya başladılar. Ebû
Tâlib hayattayken onun himâyesinden çekinen müşrikler, o vefât edince,
Muhammed aleyhisselâma ve Müslümanlara yaptıkları tecâvüzleri kat kat
arttırdılar.

Mekke ahâlisi îmân etmiyor ve Müslümanlara çok
sıkıntı veriyordu. İşkenceyi arttırıp, işi azdırmışlardı. Resûlullah
çok üzüldü. Hicretten bir yıl önce, elli iki yaşında idi. Zeyd bin
Hârise�yi alarak Tâif�e gitti. Tâif halkına bir ay nasîhat eyledi.
Kimse îmân etmediği gibi alay ettiler, işkence yaptılar, yuhaladılar.
Çocuklar taşa tuttular. Üzüntülü ve yorgun bir şekilde geri dönerken
mübârek bacakları yaralandı. Zeyd�in başı kan içinde kaldı. Çok sıcak
bir saatte, yol kenarında, bitkin hâlde istirâhat edip yaralarını,
kanlarını sildiler. Muhammed aleyhisselâm daha sonra Mekke�ye doğru
gitmekte iken, başının üzerinde kendisini gölgeleyen bir bulutu ve
biraz sonra da Cebrâil aleyhisselamı gördü. Cebrâil aleyhisselâm; �Yâ
Muhammed, şüphesiz ki, Allahü teâlâ kavminin sana ne söylediklerini
işitti. (Bir melek göstererek) Şu melek, Allahü teâlânın dağları emrine
verdiği melektir. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin.�
dedi. Dağlara müvekkil melek (Mekke�nin iki tarafında bulunan Ebû
Kubeys ve Kuaykıan dağlarını göstererek); �Yâ Muhammed! Eğer şu iki
yalçın dağın Mekkeliler üzerine kapanıp birbirine kavuşmasını istersen,
emret, kavuşturayım!� dedi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber
efendimiz; �Hayır! Ben insanlara rahmet olarak gönderildim. Allahü
teâlânın, bu müşriklerin sulbünden, îmân edecek, Allah�a şirk
koşmayacak bir nesil çıkarması için duâ ederim.�
buyurdu.

Peygamber
efendimiz Tâif�ten Mekke�ye döndüğü sırada Mekke�ye varmadan Nahle
adındaki bir yerde bir müddet istirâhat etti. Bu sırada namaza
durmuştu. Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken O�nun okuduğu
Kur�ân âyetlerini duydular ve durup dinlediler. Sonra Peygamber
efendimizle görüşüp Müslüman oldular. Muhammed aleyhisselâm onlara; �Kavminize varınca benim îmâna dâvetimi onlara da söyleyin, onları îmânâ dâvet edin.� buyurdu. O cinnîler kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnîlerin hepsi îmân ettiler. Bu husus Kur�ân-ı kerîmde Cin sûresinde bildirilmektedir.

Resûl-i
ekrem efendimizle Zeyd bin Hârise bu hâdiseden sonra Mekke�ye
yürüdüler. Karanlıkta şehre girdiler. Birkaç ay Mekke�de çok sıkıntılı
geçti. Her taraf düşman idi. Gidecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû
Tâlib�in kızıümmü Hâni�nin Ebû Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi.
Ümmü Hâni, o zaman îmân etmemişti.

Resûlullah, o gün çok
incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulların
îmâna gelmesi, saadete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç,
üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.

O anda, Cebrâil
aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın dâveti üzerine Muhammed
aleyhisselâmı Mirac�a götürdü. Gökleri aştı, bilinmeyen, anlaşılmayan,
anlatılamayan şekilde Cennet�i, Cehennem�i, Arş�ı, Kürsî�yi gördü.
Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı görüp
konuştu.

Hicretten bir sene önce 13 Temmuzda Cumâ gecesi vukû
bulan bu mûcizeye �Peygamberimizin �Mîrâcı� denir. Resûlullah Mîrâca
rûh ve bedeniyle uyanıkken çıktı. �Beden ile gittim.� buyurdu. Peygamber efendimize Mîrâc gecesinde nice ilâhî hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Mîrâc Kur�ân-ı kerîm�de İsrâ sûresinde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmektedir.

Peygamber
efendimiz, müşriklerin şiddetle karşı çıkmalarına ve istememelerine
rağmen, bütün güçlüklere ve sıkıntılara katlanarak insanları İslâma
dâvet etti. Mekke her yıl hac mevsiminde uzaktan, yakından gelenlerle
dolup taşardı. Peygamberimiz bu mevsimde kurulan panayırlara gider,
Mekke�ye gelen Arap kabîlelerine İslâmı anlatır ve onları îmâna dâvet
ederdi. Müşrikler ise hep mâni olmak için uğraşırlardı.

_________________
______________________________________________________________



LÜTFEN KURALLARA BAKIN: : http://supermekan.0forum.biz/forum-kurallari-f1/forum-kurallary-t79.htm
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://supermekan.0forum.biz
 
Mekke devri
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ÜREME VE ÇEŞİTLERİ
» tarihimizden ibretlik kıssaslar

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
SAVAŞÇILARIn MekaNı :: DİNİ BÖLÜM :: HZ.MUHAMMED-
Buraya geçin: